28 Şubat 2018 Çarşamba

suth

Bir kum tanesi gibi savruldum kendi içime. Tepemde saf yangısıyla güneş, bastığımsa ateşin kumları. Görüyorum: köşeleri belirsiz kum denizi. Görüyorum ki dikenler sarılı bedenimde. Kendimi arıyordum, oysa kupkuru yazgımla çölü buldum içimde.

Uyandım utanılacak zamanlarda. Dinle, suyun sesi geliyor bir yandan. Dinle bir yanda incecik rüzgarda kırılan dallar. Hangi gerçeği savunuyorsun şimdi?

Söyle ey yol arkadaşım kaplumbağa, ben de senin gibi yaşadım yıllarca: gerisinde kalan hayatın ve her an kaçmaya çalışan, sırtında ev bildiği yüke. Zayıflar, ya boyun eğecek ya da diz çökecek. Ben ise kendi içime atladım bu yüzden buradayım işte. Sen neden içindesin bu yolun, gerisinde kalacağını bildiğin halde?

Zehirledim işte onu. Yine yaptım. Öyle değil miydim zaten, ateşi görünmesin diye kar yutan ve dumanıyla başkalarını zehirlemeye çalışan!

Döktü gerçekleri, içindekileri: “Yürüyorum çünkü geride bırakacağım soluk dehlizleri. Yabancısın belki kendine, bense binlerce yıldır yaşıyorum senin içinde. Diken verdi çöl susuz olana. Kullanmayı bilirse yaşasın diye! Öğreneceksin sen de, vücudunda dikenlerle yaşamayı. Ayakların su toplamış ve güneş yakıyor irislerini belki de. Alış: senin bu ateş, bu cehennem. Senin bu çürüyen toprak, kırılan dallar. Sen şimdi ey bedevi, bütün fırtınaların sahibi, vahaların hayat vereni. Kendi içine atlamanla övünme, sen atlamasan da seni iteceklerdi. Bir sarmaşık gibi duruyorsun öylece ve benden bir cevap bekliyorsun. Diyebileceğim şu ki, 
keşke ölümün inceliğini
taşımasaydın üstünde!”

Ayaklarımdan parmak uçlarımdan yürüdü yolcum. Elimdi artık, kolum. Derimi parçaladım. Kendimi. Kendimi arıyordum, kendimi buldum. Ve kendime çarpıp dağıldım. Bu çöl benmişim ve benmişim buranın şeytanı. Şimdi bin yıldır yağmur yağmayan çölüme, sular taşıyorum elimde. Kutupları getirdim sonra, tundrayı, frenk incirlerini ve türlü hayvanları.

Hayat vermeye çalıştım içimde ölenlere. Öleceğimi bile bile, sevgimle yaşama inandırmaya çalıştım. Ateşlere bastım, suya dokundum, toprak yedim. Biliyordum yine de bir şeyler eksik. Biliyordum, 
-yüktür,
inancı olmayan için yaşamak.-

unutturmak bütün amacım içlerindeki kumu, toprağı.

Ve sonunda kırıldı dayanak bildiğim asam. Başımın üstündeki karga, ayağımdaki yolcum taş kesildi. Duydum, içimde bir nehir sesi. Kıyısına geldim artık kendimin, kumun denize katıldığı yere. Dönüp baktım kendime, o kadar uzaklaşmışım ki kendimden, tanıyamıyorum kendimi, çıkaramıyorum bu yerden.

Duydum, daha güzel bir ölüm var içimde. Kendimden verip yaşattım hepsini. Ölüm var, ve biliyorduk bunu savunmamı böyle yapacağım! Bu yüzden buraya gömdüm kendimi. Ellerim açıkta,

Güneşi kapatacağım: daha fazla ateşte kıvranma diye
Son sıcaklığımı vereceğim: daha fazla soğuk görme.

İnsanların gündoğumunda uyandığı yere bu göçüm, o cesur özgürlük hissine kapıldım. Şimdi çölü bozdum, kumu toprağa çevirdim. Toprak yiyor kum yiyen, ateşte yaşayansa üşüyor!

Kendimi tükettim ve bir mum gibi eriyorum. Sesler çıktı ayağımdan, başımın üstünden. Kulağıma gelince anladım:
keşke incecik rüzgarda 
kırılan ilk dal olmasaydım.

18 Şubat 2018 Pazar

moon and rose

koşuyordu. 
herkes bir şeylere yetişmeye çalışırken, 
o her şeyden kaçıyordu. 
bak, burada hâlâ güneş ve deniz var. 
gül içinde bir elim, diğerinde ay. 
bir rüyayı bekledim bütün gece.
yeryüzü ve gökkubbe arasında, 
zaman ve mekanın ötesinde,
bin yıl geçti üzgün.
gördüm burada her şey dikenler içinde: suyun kıvrımı, 
ve şarkıyla dönsem de 
sırtımda yabancı bir yangı.

değildi bu gökyüzü, bizim değildi. 
çatlayıp dökülecekti tüm benliğimizle birlikte 
nehirler ve gözyaşları kuruyacaktı.

aklından geçenler, içinden de geçiyor inan
inan bana dinle bu kıvılcımı
-yaşamayı tadacaksın, 
ağzında acı bir tat kalacak-
dinle, çatırdayan ve kırılan 
kendi kabuğum. 
belki soyum, hep su sızdıran bir bardağa dayanıyordu. 
belki de rahatsız bir imgeydim düşler atlasında. 
bak bu ateşin altında yaşıyor altın nilüferler. 
kök salıyorlar içime. 
bütün yıldızlar düşüyor denize, 
yeraltına çekiliyorlar! 
gün yüzüne çıkarmak için gizli olanı. 
gizil düşleri ve sırları bir mum ışığında. 
ve bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacak her şey. 
saf, hafif güzelliğiyle duyguların. 

anlatıyorum: çıkrığın sesini, içimdeki dayanıksız evi. 
sahiplendiğim deliği ve yaşamak inancını. 
ben, yalnızlık tanrısının kayrası! 
güzden geliyorum, kıştan geçeceğim. 
açıyorum,
kafamın içindeki pencerelerden birini.
rüzgarın o kadar sert ki. 
atlasam: düşer miyim, kırılır mıyım?

neden yakam buruşmuş 
ve neden ardıma bakmadan koşuyorum, 
neden birazdan yağmur yağacakmış gibi bakıyorsun? 
renk: kırılmış güneş ışığı hüznü. 
ağlamasaydım keşke, solgun yürekler için. 
sonra bir şey getirdin bana göğün renginde, 
inandım sana. 
devam ettim aramaya, düşler atlasında: 

bir patika yol, bir eski ahiti araladı. 
-denizlere açılan kaptan, boğulmayı da göze almıştır.-

her kim ölüme açılırsa, yaşamayı da göze alır. 
birazdan toprağı boğacak bir fil.
unutma gümüşi gül, unutma zamansız ay.
durduğumuz yer, düşeceğimiz yerden iyi değil!