Yine zehirledim kendimi,
adın ağzımda.
Belki sadece tilkiydi bu aklımdaki
dönüp dolaşıp saçlarına dolanan ve
bir ustanın elinden çıkmış gibi inandırıcı
bir cambazdı ipte yürüyen.
Nasıl da cennetsel bir ölüm
kapımı çalmadan içeri giren
cadı ve cücenin yanında
içimdeki ışığı karanlığa teslim etmek düşüncesi
Rüzgarlı şehrin rehinesi,
Altın şelalelerin arasında zamansız açmış çiçekler bahçesi
Nasıl da inandırıcı, seni kurtarıp
dünyaya karıştırmak düşüncesi
Cadı dedi, “Neyi buldun ki
onda. Neden arıyorsun her yerde ve her şeyde ve her zamanda.
Neyi kaybettin onda?”
Bir ayindi bu, bir savunma
iki kolunun arasından akıp geçen zamanı saymak
ve yaşamın ölçüsünü alabilmek için son kale.
Cüce dedi, “Kendinden kaçabileceğin tek yer,
yine kendi için. Bu yüzden şimdi tut ve çevir o nehrin,
zamanın akışını. Topla ve tekrar dağıt elindekileri.”
Sustu. Bir denizi yutmuş gibi, bir denizi yutmuşum gibi.
Karanlık odada tersine döndü zaman ve tekrar dağıtıldı
Yeniden açıldı kapanan yara, yeniden başladı zihin şarkısı.
İsmin ateş ve su, ismin zamansız açan çiçekler bahçesi
ve isminin ağırlığı.
ve isminin ağırlığı.
Kazınan parmak uçları ve denizin en dibine batan adalar
Tekrar sayıldı.
Sağır edici bir sessizlik. Kafamın içinde bir kedi yumağı
yine de aradığımı buluyorum.
Omzumun üstünde adım adım dolaşan
keder bulutları döküldü, su döküldü, zaman döküldü.
Seksen mevsim geçti ve sekseni birden
birden kışa dönüştü. Boynuna aldığın rüzgarı gördüm
Nuh’un tufanı ve tanrıların savaşı. Cennet’ten düşüş.
Umutsuz yıldızların altında,
içimde değil, içimde değil
fırtına sonrası bozuk bahçelerde
hissettim ben, seni .
görülen tek yarıtanrı!
Neden bazı şeylerin ağırlığını sadece sırtımızda değil
İçimizde de hissederiz?
Yıkıldı kasvetli duvarlar, yıkıldı büyü, yıkıldı sesler.
Zaman, nehirler, ve soneler eski halini aldı.
Atlas'ın sırtından indi dünya,
Ateşi söndürdü ateşlerin tanrısı.
Cüce pireye dönüştü, cadı cambaza.
İpteki dansım böyle başladı,
bu dünya ve öteki arasında.