I.
Gök denizle yıkanmıştı, ve altın
kanatların alacalı biçimde açık
Gideceğiz; yitik özgürlüğün, kırmızı
göğün bittiği yere, yaşamın ucuna
Kanatlarında taşı beni ve yorgunum, gün
ışığı altında filizlenen ufuksuz dikenli bakışların
Bir buğunun ardında kalan kubbeye
doğru, avuçlarında yıldız tozu.
Bilgi ağacının meyvesini yemiştik, ilk
o zaman fark etmiştim. eksiktim,
Kendi içime doğru düştüğüm bu şey sanki
boşluk değil de, bir kalabalık.
Ve yalnızlığımın üzerinde duru bir
okyanus esintisi.
Ve ölgün suların kristal titreşimleri.
II.
Ama bu sarmaşık bürümüş duvarlar ve
tükenmekte olan zaman, rüzgarla yana yatmış yılgınlığım.
Bir ormandır yürürüz ve yine çıkar
karşımıza o kubbe. Özgürlük diyoruz biz buna, ya da varoluşun amansız
çarpışmaları;
Kendi benliğinin içinde pirinç zırhın
altında kalan duygularının arasında, fırtına sonrası dağılan ilkel semboller.
Hafif adımlarla gülümseyerek geçenler
Ve bir şarkı gibi ağzıma dolanan
gülüşler vardı.
Bir karmaşaydı çünkü, bir ölümsüzlük
karışımı, huzur ve kaosun. tam anlamıyla genişleyen bir dağınıklık.
III.
Biz çıt çıkarmayız artık çünkü bir
ağacın üstüne çakılmıştır sesimizin yankısı.
Zarif gövdesinden sızan Pan’ın devam
edecek şarkısı.
Döneceğiz; bitkinlikle. Fırtınayı yut,
seli unut.
Döneceğiz; ağzımızda bir mantra ile.
Ey Styx Nehri'nin ölümlü tanrıçası;
Senin sadece kendin oluşunun bile
İnce bir güzelliği var.