18 Temmuz 2017 Salı

119. akut aidiyet duygusu eksikliği

şarkıyı duymak için tıklayın.

tutkulu ve ırmaksal sesinin ağır bir kayıtsızlıkla dalgalanışını hatırlar gibiyim. dönüşüm ve güzelleşmek adına ne varsa kullanılmıştı. olduğu gibi kalan, yapaysız ve kıyılmaz olan tek şey bu hatıraydı. diğerlerinin üstünden binlerce kere geçmiş, anları eskitmiş, soldurmuştum. fakat bu yeni olan pasparlak ve canlı, tıpkı sabah güneşinin bir bardak suyu kırıp oluşturduğu gökkuşağı gibi. iyi ki geçtin hayatımdan, senin radarına girmiş olmak bile bana yetiyor.
sessizce, arabaların geçmediği, çanların çalmadığı, kapı zillerinin, eskicilerin olmadığı ve daha nice gürültüden uzak bir sokakta kaldırıma uzanmışım. başkası olsa ölüm sessizliği derdi, ben ise sadece kafamın içindeki dünyada gezip keyfini çıkarıyordum. uzun sürmedi tabii ki bu, bir zabıtanın yanıma yaklaşmasıyla kalkıp yürümeye başladım. zaten güzel olan her şey kısaydı, sarılmalar birkaç saniyeydi ama ayrılıklar bin yıl kadardı.

dışarıdan bakıldığında hiçkimse benim kaldırımda uyuduğumu inanmazdı. güzel giyimim olduğunu duymuştum bir tuhafiyeciden. çok sonraları, retro dediler üstümdekilere. yeniyken moda, eskiyince retro. bunu öğrenmiştim. bir tramvaya bindim. hayatımda ilk defa olduğunu söylemiş miydim? bu şehirde benim ilk günüm, evim yok bundan ötürü. tanıdığım da yok. kim istersem o'yum burada, neil young bile olabilirim. ama şimdilik evsizim. 

peşime takılan köpekle bayağı yol yürüdük. ona K. adını verdim, birkaç saatte buna alıştı. bana şehri gezdiriyordu. kahvaltı yerine ayaküstü bir sade kahve içtim. gün ne güzeldi, güneş bu denli parlak, insanların yüzünde göğe varan gülümsemesiyle. kendi kendime bunları düşündüm, içimden söylediğimi zannettim ama sessli düşündüm sanırım. beni deli zannedebilirlerdi ama bunu bana söylemeye geldiklerinde onları iki yanağından öpüp geri gönderirdim. her şey görünürde iyiye gidiyordu. iki gündür sigara içmiyor, gülüyor, karamsarlığımdan kurtulmuş bir şekilde yaşıyordum. ve cebimde çok param vardı. istediğim yerde en pahalı yemeği yiyebilirdim ya da en pahalı viskileri içebilirdim. 

''evet.'' dedim kendi kendime. ''daha ne yürüyorsun?''

hemen kendime bir taksi tutup, şehri en tepeden gören falez otele gittim. taksiciye bir yüzlük verdim. otelden içeri girdiğimde bagajımın olmadığını ve kral dairesini istediğimi söyledim. restauranta gidip karnımı iyice doyurdum, sonrası müdürün yanına gidip bir kahve içtik. barda martinimi yudumlarken güzel bir kadınla tanıştım. garip bir şekilde her şey yolundaydı. kendimden geçmiş, kim olduğumu, geçmişimi, kaygılarımı geride bırakmıştım. ''bozuk saat bile günde iki defa doğruyu gösterir.'' diye düşündüm. 

fakat keşke saatin artık durduğunu, pilinin bittiğini ve bir dakika geçince yine yanlışı gösterip her şeyin bozulacağını fark edebilseydim. 

burnumdan kan akmaya başladı. alkoldendir diye düşünüp arkadaşlara afedersiniz diyerek ayağa kalktım. lavaboya giderken  garsona masaya bir şişe daha şampanya götürmesini söyledim. lavaboya girdim. karşıdaki aynada kendi yüzümü görmemle bütün benliğim geri döndü, bütün kaygılarımla. gözlerim doldu durup dururken, burnuma yüzüme bulaşan kanı temizledim bu aralıkta. kaldığı yerden devam ediyordu kendim olmanın inanılmaz kasveti. ve sonrası, her şeyi bir anda hatırlamak, ağır geldiğinden olacak. oturup kendi hayatımızı düşündüğümüzde yolunda olmayan her şey üst üste birikir ve aklımızda oluşan yolunda gitmeyen şeyler listesinin altında kalırız.

hızlıca odama gittim. yatağın kenarına oturdum. "keşke." dedim. bir anda bu kelimeyi ilk defa duyuyormuş gibi oldum. birkaç kere kendi içimden tekrar ettim, bir yerlere koymaya çalıştım bu kelimeyi. buna "jamais vu." deniyormuş. deja vu'nun zıttı. bir şeyi ilk defa yaşıyormuş gibi hissetme. jamais vu. seni her görüşüm ve hepsinde ilk defa görüyormuş gibi tepki vermem jamais vu olabilirdi. 

düşündüm. bir sigara içtim;
''insanlar kendini anlatmana rağmen seni anlamıyorsa ne yapardın?''
"insanlar seni anlamazsa ne yapardın?''
''kendini anlatmaktan vazgeçersen ne yapardın?''
''kimse anlamazsa anlatır mıydın?''
''ya bin kere demiş ve yine anlatamamışsan kendini?''
''ısrarla anlamıyorlarsa, ya senin yaptıkların onların doğrularına tersse ve senin doğruların onların yanlışlarına denk geliyorsa?''
''yanlış mı olur yaptığın? yoksa onların doğruları yanlış mıdır?''

dedim ki kendi kendime, ''konuşsam anlaşılmayacağıma eminim, bu susmak sayılmaz.'' 
bir kağıt çıkardım, kırmızı tükenmez kalemle yazıverdim hızlıca.


sadece küçük bir ayrıntıydı, ve ben kayboldum. sığ bir denizdi fakat boğuldum. sarsıntı o kadar güçlü değildi ama ben dayanıksızdım. çok yüksek değildi ama düştüm. kırılasım vardı, siz sadece dokundunuz

[imza] 

bir sigara daha içtim, bir şarkı açtım. banyonun duşluğuna geçirdiğim ipi sıkıca bağladım. tabureye çıkıp, başımı ipten geçirdim ve etrafa son bir kez bakındım. şarkı hâlâ çalıyor, sigaranın dumanı hâlâ üzerinde. belki beni bulduklarında sigara yanmaya devam ediyor olacaktı. fark ettim ki, insanın kendini bildiği tek yer otel odasıymış. valizi elinde, her an gitmeye hazır. hayatın ta kendisi. 

ayağımın altındaki banyo tabur