84. pat
bir anda olur her şey, bekletmez insanı, pat diye olur. meselâ birisi gidecekse kapıyı açar ve pat diye gider, bir anda kapıya dönüşür. kırılacaksa pat diye yere düşer, un ufak olur. gelecekse çat kapı pat diye gelir, bir anda yanında olur. böyle oldu bu güne kadar. göz açıp kapayıncaya kadar giderler, kırarlar, kimisi geri gelir. pat diye.
85. insan, insanın yarasıdır
kapalı gişe bir oyuna kimsenin gelmemesi gibidir yalnızlık, oturup beklemek gerekir geride kalanları. belki bir sabah geç uyanmışsındır, belki de geç uyumuştun akşam. erken kalkanlar önünde değil, yol almamış hiçkimse. bir balkonda sigara içerken buluyorsun kendini. kendinle konuşuyorsun. insan nedir diyenlere, cevap arıyorsun kafanda. insan gerçekten nedir, yara bandı belki. insan aşktır, insan yolda yürümektir. insan manavdır. insan üç ayaklı sandalyedir, gazetedir, cazdır, kupürdür, beklemektir, sevmektir, oturup izlemektir, sigaradır, insan ipe sapa gelmez bir varlıktır. insan dediğin giderken bıraktığı ayak izinden ve dokunurken bıraktığı parmak izinden ibarettir, ve açtığı yara izlerinden. insan, insanın yarasıdır. kimse kimseyi tanımıyor. istediği saatte geliyor herkes, istediği saatte gidiyor. kimse kimseye dokunmuyor, görmüyor, bilmiyor. yalnızlık bu işte, her gün binlerce insan geçiyor yanından kimse dönüp bakmıyor kendisine. başını kaldırıp bakmıyor gökyüzüne. insan dediğin, üç su bardağı un ve iki adet yumurtadan kek yapar. kendini aşçı sanar. insan şarkı söyler oyuncu olur. insan ev yapar müteahhit olur. insan şarkı yazar besteci olur. ama insan insan olamıyor artık. ben bu yüzden yalnızım belki de, insanlar insanlıktan kaçtığı sürece, ben de insanlardan kaçıyor olacağım.
(4 Şubat 2017/ cumartesi.)
(4 Şubat 2017/ cumartesi.)
86. bilinmedik şeyler
bir trenin içinde, arkamda bırakamadıklarımı ve aklımdan geçenleri düşündüm. beklerken üzerimde biriken tozu ve külü temizleyip, nerede olduğumu anlamak için pencereden dışarıya baktım. tanımadığım bir şehirde, tanımadığım bir pencerenin kenarında, değişmeyen tek şeyin cebimde duran fotoğraf olduğunu farkettim. herkes koşmaktan bahsederken, beklemenin insanın üzerinde bıraktığı yorgunluğu orada anladım.
87. mektup
servet bey, birbirimizi tanımıyoruz biliyorum. İnsan hiç tanımadığı birine kendini anlatır mı demeyin lütfen. beni anlayacağınızı umuyorum. zira hiç arkadaşımın olmamasından dolayı tanımadığım birine kendimi anlatmak zorunda kaldım. kısa bir girizgahtan sonra hemen konuya geleceğim. bendeniz ünal. iki sandalyem, bir masam var. (kadife döşemeli, tabureleri andıran, seksenlerin başından kalma sandalyelerim. masamla uyumludur ama. masanın koyu rengi ile sandalyelerin döşemesi birbirini tamamlıyor.) evet, bu kadar değil tabii, sırtımdaki çantada biriktirdiğim anılar var ve söyleyemediğim bütün kelimeler de cebimde.
bu satırları yazarken, hiç tanımadığım birine yani size yazmış olmak beni hatrı sayılır ölçüde rahatlatıyor. insan kendini tanımadığı birine anlatırken daha rahat hissediyor. zira tanıdıklarım içinde alışılmadık derecede yabancıyım. tanışmadan önce daha çok tanıdığım insanlar var servet beyciğim, yemin edebilirim. size servet diyeceğim artık, umarım alınmazsın. hem o kadar ahbaplığımız olsun değil mi canım. kendimden bahsedeceğim biraz sana. üç çocuklu bir çekirdek familyanın ortancasıyım, pek gelenekçi olmamakla birlikte modernliğe de tam ayak uyduramamış biriyim. içkim yoktur, hafiften sigaram ve sana yazmak istediğim bir hadise var. asıl diyeceklerim bundan sonrasıdır, izninizle;
20 ocak salı günüydü. günlerim bir önceki günlerin benzeriydi. yine uyanıyordum, kalkıp üstümü giyiniyordum. ( füme, dedektifvari bir ceket, kemik rengi bir gömlek ve pantolon. ayakkabılar kahverengi, biraz boyası solmuş ama iş görüyordu o zamanlar. ) bir sigara içmek için balkona çıkıyordum. birden içime sığmayan bir şeyler hissettim, bir ateş gibi. sığamıyordum oturduğum yere, duramıyordum. sigarayı nasıl içtim hatırlamıyorum bile. dışarı attım kendimi, dar bir sokağa, kış havası vardı sokağın üstünde. bakkal refik lahanaları ıslatıyordu, fırıncılar daha yeni yeni ateşliyordu fırınları. hava neredeyse sıfır dereceye dayanmış, yağmur hafiften kendini göstermeye başlamıştı. karşıdan yaklaşan biri vardı, tanımam uzun sürmedi. ayten’i gördüm yanımdan hızlı adımlarla geçerken, beş bilemedin on saniye. o saatte... inanabiliyor musun servet? hava ısındı. sesini duymadım ama unutmamıştım tabii ki ayten’in sesini. hem nasıl unuturdum, bunun düşüncesi bile kalbimin sıkışmasına yetiyor baksana. beş saniyede; bir şarkı çalmaya başladı içimde, bir saniye bini böldü, dünya yeniden yaratıldı içimde. fark ettim ki ayten’i unutmak için çok erken, hatırlamak içinse çok geç. bak okyanuslar var içimde servet, boğulamıyorum. ellerimdeki yaralar kağıt kesikleri. bir yerde durup bekleyen her şeyin görünmez olduğunu nasıl da unutmuşum ben! sus diyorum bazen kendi kendime, sesimde çirkindir zaten. sus, insanlar konuşanları dinler, senin söyleyeceklerin var, anlamazlar. hava soğuk, kendime sarılıyorum. sen eski topraksın servet tabii üşümezsin. yürüyelim mi biraz, açılırsın hem. ben de ağlamam söz veriyorum. alışkanlıkları olan biriyimdir aslında, bakma ordan zincirsiz durduğuma. üzerime bol gelen ceketlerden, birkaç beden büyük hüzünlerden, sonu gelmeyen bekleyişlerden, uzun süren yolculuklardan ve ayten’den vazgeçemiyorum. sana yazmamın sebebi bu servet, yıllardır yürüdüğüm kaldırımlar artık beni ona götürmüyor. bitmeyen bir acı var, dinmeyen yağmur. beni yolun uzunluğundan çok, bir yere varamama korkusu bitiriyor. ve bu korku, hiç bitmiyor.
(12 Şubat 2017/ rımdan.)