24 Haziran 2017 Cumartesi

106. nitelikli kalp dolandırıcısı



''ah tanrım! o kadar güzelsin ki, ölürken sana bakabilmek isterdim.'' 

bunu söylerken bir müzayededeydim ve elimde kırkaltı numaralı bayrağı tutuyordum. bir elim havada sahtesini zar zor içeri soktuğumuz michelangelo'nun adem'in yaratılışı tablosuna fiyat arttırıyordum. elbette bizzat içeri soktuğum bir replikayı satın alacak değildim sadece talebi arttırıyordum ki insanlar daha fazla ilgi duysun ve çok para kaldıralım. güzel bir hikayesi vardı bu resmin, yaratılış efsanesindeki büyük ayrılmayı ve birbirine ancak parmak ucu kadar yakın ama bir o kadar ayrı düşmüş tanrı ve adem’in hikâyesini konu alıyordu. hristiyanlıkta tanrı’nın adem’e hayat üflemesinin betimlendiği sahnede, birbirine değen işaret parmakları, tanrı’nın adem’i kendi suretinden yarattığına gönderme yapar. trajikomik olarak bulunduğum duruma da uygun bu resim. onunla birbirimize parmak uçları kadar yakın olmamız ve aramızda hayali italyan mimarisinden kalınca bir duvar olması. aramızdaki uzaklığın sebebi mesafeler değildi ve canımı en çok bu acıtıyordu. 

''kıvkaltı!!!'' dedi birden münadi. resmin fiyatı kırk altı bin lira olmuştu. hemen arttırdım elli bin yaptım. sonra asıl işime geri döndüm, buraya gelirken aklımda şu resimden yaklaşık altmış bin lira kaldırmak vardı. iki kişi, kişi başı otuz bin. ilk geldiğinde etrafı kolaçan edip salona yöneldim. elimdeki bayrakla yerime oturduğumda saat ondört kırkiki idi. o içeri girdi, birden kapılarımı dışarı doğru kapattım, yani onun ve benim içeride olacağımız şekilde. bu arada ahmet telefonumu onbeş dakikada yirmibir kere aradı, bacağım o kadar çok titredi ki en sonunda uyuştu. her beş dakikada bir işerin yolunda olup olmadğını hakkında bir mesaj atacaktım. ''B=işler yolunda, A=işler yolunda değil.'' anlamına geliyordu. kıç cebimdeki telefonsa kendi kendine L harfini mesaj atınca ahmet ne olduğunu anlamak için aramaya başlamıştı. ama görmek istediğim tek şey yanımda oturan yarıtanrı olduğu için aldırmamıştım. 

''bu parçayı sever misiniz?'' dedim.

''michelangelo'yu mu?''

''evet, adem'in yaratılışı.''

''severim, bana adem ve tanrı onsekiz salise içinde birbirine dokunacakmış da parmak uçlarından şimşekler çakacakmış gibi hissettiriyor.'' 

''neden onsekiz?''

''onsekiz salise, göz açıp kapama süresi. yani her gözümü kırpıştırdığımda birbirine dokunuyorlarmış gibi hissediyorum.''

''o kadar güzelsin ki ölürken sana bakabilmek isterdim!'' ağzımdan dökülüverdi kelimeler. kendimi, yaklaşık 18 salise sonra atomlarına ayrılması gereken bir nitelikli dolandırıcı olarak düşünmeye başladım. daha ismini bile sormadığım, fildişi ve ayışığından yapılmış bir yarıtanrıya böyle patavatsız bir iltifat yapmak da nereden çıkmıştı!

''ah, teşekkürler. fakat sırası değil.'' dedi. nazikçe şarap kırmızısı uzun elbisesinin eteklerini toplayıp geriye yaslandı, saçlarını geriye attı. 

''yüzbin lira!!'' dedim. münadi afallamış gibi suratıma baktı. michelango'nun en ünlü resimlerinden biri yurtdışında milyonlar ederken, neden ülkemizde sadece yüz bin ediyordu? ben sanatı yükseltmeye, muasır medeniyetler seviyesine çıkarmaya çalışıyordum, bir nevi sanatın son şövalyesi diyebilirdim kendime. en azından böyle bir hisse kapılmıştım o an. 

''yüzbin livva dediler!'' diye ekledi R'leri çıkaramayan münadi. siyah rayban gözlüklü, takım elbiseli birbirinin aynı iki adam elleriyle ağızlarını kapatıp bir şeyler fısıldaştılar bir süre. 

''satıyovum, vav mı avttıvan? o zaman saa...''

''beşyüzbin lira...'' dediler soğukkanlılıkla ikiz mr. smithler. ses tonları aynı gibiydi, yüzleride benziyordu. ya ikizlerdi ya da halüsinasyon görüyordum. sabah aldığım apranax'ı hatırladıktan sonra ikinci ihtimal daha olasi geldi. R'leri çıkaramayan münadi beşyüzbine sattı resmi, adem tanrıya dokunmamıştı belki ama ben paraya dokunabilecektim. fakat bu ikiz mr. smith'ler kimdi? neden o kadar para verdiler resme? belki şövalyeliğimi devralmak istiyorlardır diye düşündüm. çok üstünde durmadım. kırmızı uzun elbiseli yarıtanrıma yetişmeye çalıştım. köşeyi döndüğünde önünde belirdim. (özel gücüm yoktu ama uzun süre kaldığım şehirde kestirmeleri biliyordum.) 

''ah tanrım! o kadar güzelsin ki, ölürken sana bakabilmek isterdim.'' dedim. 

''affedersiniz?''

''sırası değil demiştin, şimdi tam sırası bence. bunu açıklayamam ama bence en doğru zaman bu, öyle hissediyorum. bana ismini söylemelisin!''

''ismimi mi?''

''sadece baş harfi bile olur. aklımda dönmesi için bana bir simge vermelisin.''

''o zaman beni adem ve tanrı arasındaki parmak ucu boşluğu olarak hatırla, bir harften daha güzel bir simge olur bu.'' dedi. bir geyik estetikliğinde iki korumasının arasından sıyrılıp arabasına bindi. birisi arabasının kapısını kapattı, diğeri ise direksiyona koştu. son anda bu korumalardan birinin yüzünü gördüm. ikiz mr. smith'lerden biriydi bu. diğeri de direksiyona koşandır diye düşündüm. müzayedede bu yüzden bana bakıyorlardı demek ve bu yüzden ismini bilmediğim kırmızı elbiseli yarıtanrı kendini resim üzerinden tanıtmıştı, çünkü o satın almıştı resmi. ne kadar aptaldım! kalbimi elimle söküp vermek istediğim kadına, dünyanın en büyük kazığını atmıştım, özalit makinesinden çıkardığımız resmi beşyüzbin liraya kakalamıştım.