42. füsun ve sevgi kalibresi
kapılarımı kapattım füsun, pencerelerimi de kapattım. dışarıdaki dünya beni yoruyor dışarıda dursun. sonu gelmez dediğim her şeyin sonuna geldim. bir kaç yılı bir kaç saniye gibi yaşamaktan öteye gidemeyen ve akıntıya karşı yaşamaya çalışmakla geçen bir ömrüm oldu. her gün denizi ve gökyüzünü gördüğüm balkonumdan bir yaprak gibi savrularak yaşadım.
bir gün bir iki saniyelik bakışmaların, saatlerce süren konuşmalardan daha etkili olduğunu fark ettim füsun. saniyelik bir gülüşten sızan inci tanesi kadar bir diş, bir kartopu gibi büyüyerek zihnimi ele geçirdi. ve bahar geldiğinde ise, karlar eriyip yüreğimin en gizli dehlizlerinden içime kadar sızdı. boğulmadım, sadece hatırladım: sel geçer, taşlar kalır. unutma füsun; bazen nefes almakta güçlük çekebiliriz, fakat göğsünde kocaman bir taş taşımak bunu gerektirir.
bir hatıradan çıkıp diğerine koşmakla geçti ömrüm. içimde kırılan onca şeye rağmen bu koltukta tek parça oturdum. her gün bir önceki günün geniş özeti gibi geçerken ben olanlara bir kağıt parçası gibi katlanıyordum. dışarıda yalancı coşkusuyla bir nehir gibi dünya... birbirlerine plastik çiçekler veren insanlar, ve maske altından gülümseyenler. bir insanın bir insana duyduğu sevgiye inanmak bana güç geliyor füsun. çıkarsız, hesapsız... bir çocuk gibi sevmek bir insanı, mümkün müydü? kâr zarar çatışmasına girmeksizin, birini yeniden yaşamaya heveslendirebilecek kadar sevmek. kulağa hoş gelsede bir piyano sesinden öteye gidemez bu sevgi kalibresinin mümkünlüğü.
kalabalığa karışmanın korkutucu bir yalnızlığı vardı füsun. bazen her şeye uzaktan bakıyormuş gibi hissediyorum, kendime bile. buruk bir tebessümle bakıyorum dünyaya üzgün üzgün. bir şeye ya da birine küskün gibi yürüdüm sokakları. bir kaç anıya zımbalanmış hayatımın, boş kağıt yaprağı gibi diğer bütün kağıtların arasından ayrılıp aşağıya düşüşünü bir derin iç çekişle seyrettim.
yirmi yıldır yaşamanın hiçbir faydasını görmedim. meselâ dokunduğum şeylerin kırılışını gördüm, sevdiğim her şeyin bir anda görünmezlik pelerinlerini giyip kaybolduklarını. uzun uzun bakmayı öğrendim, fotoğraflara dalıp gitmeyi. insanın fotoğraflara bakarken dalıp gitmesi de boğulmaktır füsun, anla. anla geçmişe takılıp kalınca, bugüne de yarına da yetişemiyor insan.
çocukluğum. yangınların sadece dağların tepelerinden göründüğü zamanlardan, daha baharı görmeden başka bir kışa hazırlandığım zamanlara gelmişim. anladım ki büyüyerek çocukluk etmişim. eskiden pencerelerden sarkar, balkonlarda koşardım. şimdi ise azıcık yaklaşsam atlayacak gibi oluyorum. işin kötü yanı ne biliyor musun füsun? kendimi tutmak zorundayım, çünkü atlarsam kendimi yine kendim tutmak zorunda kalacağım. hiçkimse yok etrafımda ve ben dahil yokum. zarif bir çiçeğin ve titanyum zırhlı tankın aynı yerde olduğu bu dünyada insan olmaktan çok, her gün karşısına geçip saçlarını topladığın ayna olmak isterdim.
her şey üst üste geldi ve ben altında kaldım. bir film şeridinin birbirine dolandığı yerdi hayatım. ağzımda binlerce cümle birikti, fakat hiçbirinin bir ırmak gibi ağzımdan dökülmesine izin vermedim. çünkü burası insanların birbirlerine sadece kırarak dokunduğu bir dünyaydı.
kıdemli bir hüzün kuşanıp, eni ve boyu belli sevgilerin yanından geçtim. kimsenin hayatına çarpmadan yürüdüm bu dünyada. üstünü çizemediğim şeylerin altını çizdim. fakat hiç değişmedim, sadece yıprandım. kimseyi, hiçbir şeyi değiştirmeye gücüm yetmedi. kalktım masadaki bardağın yerini değiştirdim. eni ve boyu belli ölümlerin yanından geçtim, geçtim, geçtim.
hatırlanmak için unutulmak gerekir füsun, bekleyen her şey tozlanır. hafifçe dokunmak isteyen herkes kırar. şuraya içten gelen bir âh bırakıyorum. içimden, ağzımı yakan sıcak bir âh. ve son olarak diyecek olursam, bizi birbirimize bağlayan şu ip; dolandı, düğümlendi, inceldi. ama asla kopmadı.
43. golha
''yaşamak inancı olmayan için yüktür.''
''sen sırtını doğrultamıyorsun be adaşım.''