16 Temmuz 2017 Pazar

üstü karalı

geceden, çok karanlık bir örtünün altından
korkup, yorganı başına çekmiş çocukluğum
boğazımda hacimsiz, şekilsiz, nerden geldiği belirsiz
nasıl oldu da böylesine yoruldum

zamansız, mevsimsiz çiçekler ekmişsin
açmaz, filiz vermez denmiş
şimdilerde büyüyüp kök salmış içime,
ellerimden ayaklarımdan kalabalıklara taşmış

odamda, bir geyik göründüğünde pencereden 
eski bir fotoğraf gelip konduğunda başucuma 
nerden geldiği belirsiz bir acıyla pençeleşirim
bir geyik gibi, bir aslana karşı
bilirim, savaştığım şeyleri kaybederim

baş ucumda kol saatim ve sonsuz tik-takları
bir ömür geçmiş gibi tik ve takların arasından
beni yoran birdenbire yıkımlar, hesapsız
nerden geldiği belirsiz. 
kırık bir kalemin bir kuşu kurtardığı
ve unutulmaz güzelliği yarınların
unutulmaz güzelliği yüzünün
bir tik-tak arasına giren ince, kırmızı,
korkusuz yüzün...

sana bakıp yürüdüğümde
dengemi bozduğunda parke taşları
hangi yol bu, hangi uçurumun kenarı
derim içimden belli belirsiz,
''anlamadım sandınız değil mi,
bana hep döndünüz, ama burada mıyım diye kontrol etmek içindi.''

ve ben ağır aksak bu dünyadan
geçerken hiç yokmuş gibi
kimsenin hayatına çarpmadan
kimse bilmeyecek, hangi acılardan gelip hangisine gittiğimi

kurutulmuş nefreti, kalbimden söküp attım
bir pazar arabası gibi devrilmiş, kırılmış cam gibi sesimi
bir kaldırım kenarına bıraktım.

konuşuyorum oysa içime doğru
ah bir duyulsa
ah,,, bir duysan.
bir geyik 
bir aslanı
boğacak.