Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Ruhum suların üzerinde dalgalanıyordu.
11 Temmuz 2017 Salı
116. izlenimler
izlenimler, madde 1: adımdan adım adım uzaklaşıyorum.
ya ters gider ya da hiçbir yere gitmez. yolunda gitmeyen şeyler hep böyledir. orada, dünyanın en güzel portresiyle aramda duruyor hep. gitmesini bekliyoruz. oturup bekliyoruz ama hiçbir şey olmayacağını biliyoruz. zaten beklemek böyle bir şeydir.
adımı arıyorum kaç gündür. adım, kaç harften olabilir ki, nasıl yapışabilir üstüme bir zımba telinden geçmiş gibi. ve ben adımı nasıl bir sokakta yürürken kaybettim, öylece yok oldu zihnimden? altı gün önce güzel bir kadın gördüm. ''merhaba, benim adım dilaver.'' dedim. o günden beri adım dilaver.
çetinkaya'ya çıkmadan önceki sokakta sabahın köründe koşturuyorum. hatırladığım bu, iki elimle ceketin düğmelerini iliklemeye çalışıyorum. yakalarını kaldırıyorum hemencecik, ellerime bir cep bulup geçiriyorum hemen. ''adım dilaver. sizin adınız ne? yirmi yaşındayım, eylülde doğdum. annem beni doğururken ölmüş, mayısta. buraya bir yıl önce geldim. çok güzel gözleriniz var, bir içki içer miyiz? olmadı yürüyelim isterseniz.'' "pardon, çakmağınızı kullanabilir miyim? teşekkürler, bu arada adım dilaver, memnun oldum. sizin ki..."
dün en son zübeyir abi'nin evinde oturuyordum. dolmuş yoktu o saatlerde, bende arayıp gelemeyeceğimi söyledim evdekilere. oturduk biraz kağıt çevirdik. bir şey oldu sonra, bir ağırlık. anlam veremediğim bir hüzün dağıldı odanın içine bir sis bulutu gibi. sabaha zor çıktık ordan. gazdan zehirlendik diye düşünmüştüm akşamı, ama değilmiş. oysa bu düşünceyle rahat uyumuş, başımı yastığa hesapsız, dertsiz, tasasız koymuştum. ''adım dilaver, durun adınızı tahmin edeyim. ayten mi? değil mi, tüh tutturamadık yine. elleriniz ne güzel, benim olsun. ilk gördüğümden beri size bakıyorum. bu dansı bana lütfeder misiniz?''
dolmuşa bindiğimde soğukta onbeş dakika beklemiştim. marketler, manavlar, bakkallar bu saatte kapalıydı. iki sigara içtim orada, bir taşa tekme attım. dolmuş geldi bindim. sessiz halsiz bir selamlaşmadan sonra yerime geçip oturdum. yukarı kaldırdığım yakanın arasında kayboldum bir an, ellerim ceplerimde. gözlerim baktığı hiçbir yerde tenimi göremiyordu. ellerim, ayaklarım, gövdem.
''sanık, dilaver gündoğdu. soruldu, dün akşam yedi sularında neredeydin. ekrem'in birahanesinde, dedi. soruldu, ekrem buna şahitlik yapabilir mi?. yapar kanımca, dedi. soruldu, oradan çıkıp ne yaptın?''
-yürüdüm, çok yürüdüm sonrası. evler binalar bitti, kahveler tükendi ben daha yürüdüm. bir yere geldim, taş toprak. gerçekler bir örs gibi üzerime düştü. neydi bu sızı, nerden geldi yapıştı üstüme, çocukluğumun üstüne bir kan lekesi gibi.-
''yürüdüm, vivaldi'ye doğru. yarım saat kadar, dedi. karar verildi, sanık dilaver gündoğdu zihinsel şiddet ve bireysel grev suçundan iki günlük ev hapsine çarptırılmıştır.''
dört saattir yemek yemiyordum. dolmuştan indim koşaradım. börekçiden aldığım iki böreği, vilayetin iki sokak gerisinde denize karşı bir bankta yemeye başladım. ''göreceli uzaklık kavramı. göreceli genişlik kavramı. genişleyip daralan sokaklardan geçtim, uzayıp kısalan yollar. oturduğum bank, ne kadar geniş, ne kadar dar!. kaybolduğum yere sığamıyorum.''
elimdeki börekleri bitirince ayağa kalktım, soğuktan titrerken iç cebimden bir sigara çıkardım. kibriti çaktım fakat rüzgar söndürdü, bir daha denedim ellerimi siper ederek. yaktım. ''adım dilaver, sizi tanımamda bir sakınca var mı? yok mu, ah teşekkür ederim o sizin gülüşünüzün güzelliği. şurada monet'in camille'si var. görmek ister misiniz, ya da boş verin camille'yi, benim yeşil elbiseli kadınım olun. daha iyi tanışırız böylelikle.''
neden sigara içtiğimi düşündüm sahilde yürürken. dünya bir arı kovanı olmalıydı, ve ben de balı çok seviyordum. arıları sakinleştirmek için antik insanlar dumanı kullanırdı. bu yüzden sigara içiyordum. hem kendimi hem de insanları sakinleştirmek için, sakinleşmek için. yoksa şuradaki ucube süt mısırcısını ellerimle boğardım. ''adım dilaver, kaç saattir sizi izliyorum. alışıla gelmişliğin dışında bir güzelliğiniz var, ama beni reddetmenizden korkuyorum. bilin, eskisi gibi olmam bu saatten sonra. evet, bu beş dakikada çok değiştim tanımasam da sizi, değiştirdiniz işte. şimdi giderseniz, bir şeyler hep şurada duracak yanmayı bekleyecek. öyle düz yolda yürürken değil dolambaçlı bir yolun köşesini dönerken sizinle karşılaşacağım meselâ, biliyorum eminim karşılaşırız. bu yüzden her köşeyi dönerken içimde hep bir şeyler kımıldamaya başlar. neon lambalar soluklaşır, arabalar çarpışır. kupkuru bir şey, hacimsiz, şekilsiz, kokusuz. şuramda durur. yine de gidiyor musunuz, ho-hoşçakalın.''
sonunda bilindik sokaklara gelmiştim. hiçbir şeyin sonuna kadar gidemiyorum, bir yerde duruyorum veya başka bir şeye yetişememekten, geç kalmaktan korkup geri dönüyorum. sigarayı yarım içiyor, okuduğum kitabı yarısına kadar okuyor, yemeğimi yarıya yiyorum. yarım kalanların hikayesi böyledir biraz bence, yani kimseye kızamıyor ve kendimden çıkarıyordum bütün kızgınlığımı. çelik kahvesine gelince durdum. kahvenin camında kendi yüzümü gördüm. evet bendim bu. '' adım dilaver, sizin adınız ne?.'' '' merhaba, bendeniz dilaver, size bakarken bir şiir yazdım. a-az önce, okumamı ister misiniz?'' ''merhaba ben dilaver, saçlarınız ne güzel.''
içeri girdim, ağır adımlarla. dün akşam zübeyir abilerin evinde çöken ağırlık geldi buldu beni yine bunca sokak bunca insan arasında. sırtımdaki ceketi taşıyacak gücüm yokken aklımdakileri taşımaya çalışıyorum. ''adımı boşverin şimdi. sizin adınız ne?''
iki çay söyledim. bir de pastil. soğuk boğazıma vurmuştu. abidin'i çağırdım, can kardeşim. bir iki yaş küçük benden bu mahallenin ağabeylerindendir kendisi. cepken, posbıyık filan jilet gibidir hep, saygınlık ya façası hep düzgün gezer. ''buyur abi, hangi rüzgar attı seni buraya?'' dedi. ''bana acil yeni bir ceket bulmalısın, bu çok ağır.'' dedim. şaşırdı, bilemedi cancağzım tabii ne diyeceğini. çıkardı verdi ceketini, ben de kendiminkini onun sırtına attım. çıktım oradan. ''merhaba, adım dilaver. buralar benden sorulur. oğlum salih buraya bir içki. başınız belaya girerse, laf olursa filan beni bulun. bu arada adınız neydi?''
pastaneye uğradım habib'in yanına. maçı izliyorlardı, dün iki maçtan gitmişti kuponları. ''saatleri değişelim, gör bak gol olur bee!'' dedi habib. saati verdim kendisine, kayışını bağladım bileğine göre. habib'in saatini aldım. bir kurabiye attım ağzıma ''hadi eyvallah.'' dedim. ''kalsaydın, izlerdik maçı hem akşam içeriz.'' dedi. ''sonra... şimdi yetişmem gereken yer var. hadi gittim ben.'' ''adım dilaver, çok güzelsiniz. evet, sarhoşum. ama sabaha da güzel olacaksınız, şimdikinden fazla belki de.''
nereye yürüdüğümü çıkaramadım önce, adliyenin oralarda olmalıydım. belki de çarşıda. ikisi çok ters yerlerdeydi. ama bunların hepsi sadece koşullanmış yön duygularıydı. yani bir kavram yahut kelimeydi. ''adım dilaver, ama bunlar sadece birer kelime. bir kelime olmaktan öteye gidebilen tek şey, adınız.''
aklımda bir dünya gibi dönüp duran şeyler vardı. normal yaşantıma dönünce de her şeyin içine karışabilen türden şeyler. bir şeyler iyiye gidiyordu. hep bir şeyler gider. bir şeyler iyiye gidiyordu ve ben iyinin tam anlamıyla zıttıyım. yani bir şeyler iyiye gitse bile benden uzağa gidiyordu. '' adım dilaver, altı aylık doğmuşum, buğdaylar sararınca. babam muhtardı. sırtından iki kurşunla vurdular. bana bir defter ve iki çeyrek altın bıraktı. toprak bıraktı, toprağı ne yapayım ben. sattım buraya geldim, yanınıza. adım dilaver...''
çarşıya gelmişim, demek ki az ilerisi liman. soğuk kırılmış, hava az kararmaya başlamıştı. birbirine beylik tarslayanlar kavga çıkarmıştı. limana doğru yürüdüm, keskin balık kokusu, deniz kokusu, yosun kokusu. bir sigara içtim, yarımşardan iki tane. değişmemişti hiçbir şey, kaç yıldır gelmedim buraya. şaşırmadım zaten. insan odasını bile değiştiremiyor. mehmet'i buldum. yaşıtım, azarladı beni gelmiyorum diye, vefasızmışım. güldüm hafiften, dedim ''önemli bir şey var.''. ciddi bir poz kesti. ''hayırdır...'' dedi. ''ayakkabıların lazım bana, al benimkileri. geri getiririm hemen söz.'' dedim. güldü kendi, alışmıştı zamanında benim garip hareketlerime. verdi ayakkabıları, aldı benimkileri. tahtanın üstünde ellerimi iki yana açıp bir cambaz gibi yürüdüm. arkamdan bakakaldı mehmet, çok zaman geçmişti görüşmeyeli gözlerimizin içine işlemiş hüzün, yalnızlık duygusu. birbirimizi bir biz anlardık. hayat işte, ayran da içmedik ama ayrı düştük. o selamet ben sola. ''adım dilaver, konuşmanıza gerek yok susunuz lütfen. anlaşabiliriz kuşkunuz olmasın.''
şimdi üstümde tanıdığım herkesin ağırlığı var. ayakkabı, ceket, saat. şuradaki bakkaldan aldığım sigara. insanlar bir çok yönden bardağa benziyor. kırılınca olur olmadık yerde bir sızı geliyor, su sızdırmaya başlıyor, ağlıyor durup dururken. ''adım dilaver, dilaver sanırım. ben öyle seçtim. ne zaman mı, az önce, buraya bir yıl önce geldim. hadi dışarı gidelim. başka yerlere.''
ölüm desem değil, böylesine yaşamak desem. hep yürüdüm. çok yürüdüm ama hiçbir yere varamadım. su verilmemiş fidanlar gibiyim, her an ölmeye hazır. ''adım dilaver, ben öyle istedim. sizi de istiyorum''
keşke istediğim şeyleri aklımdan silebilsem, çıkartabilsem. bu dünyaya kırgınım, ve hep böylesine kırgın kalacağım. seni yeniden ilk defa görebilmek, ilk sigaramı içebilmek, ölümü öğrendiğim ilk günü. ve en çok da düşüşü, boşluğu, bu yalnız güvensizliği. tekrar yürümeyi öğrenmek isterdim, sanırım iyi öğrenemedim hiç ya da iyi öğretemediler. o kadar yürüdüm başladığım yerden uzaklaşamamış, bir adım bile ilerleyememişim.
aslına bakarsam hayatımda iyi hiçbir şey olmadı şimdiye kadar. ya ben kötü şeylere iyi tarafından baktım ya da ne kadar derine düştüğümün farkına vardım. ''adım dilaver, sanırım siz iyisiniz. olurumuz yok demek ki.''
sonunda dolmuş bulup küçük liman yürüyüşümü, başka bir deyişle liman ve deniz arasındaki git-gelimi, bitirmiş oldum. dolmuşa bindim yine, aynı adam. aynı soğuk selamlaşma. aynı yere oturdum. deniz, bol yeşillik, bulutlar, toprak... her şeye rağmen güzeldi. bir şey her şeye rağmen güzel olabilir miydi? '' merhaba, ben dilaver. her şeye rağmen nasıl güzel kalabildiniz?'' ''merhaba, benimle tanışmak ister misiniz?'' ''seni beğendim, her şeye rağmen güzelsin, arabam da güzel gidelim mi?''
ve bu kıyısına kadar geldiğim. hangi denizin kıyısı, hangi uçurumun. düşünmedim, bir kitap aldım. yavaş hareketlerle iç cebimdeki sigara paketinin yanına yerleştirdim. ''adım dilaver, az önce doğdum, bu dünyada ilk günüm. ömrümün sonuna kadar yanında kalamam ama ömrünün sonuna kadar yanında olacağım. korka, baş ucundaki bir kitap, dışarıyı izlediğin bir pencere, duvardaki bir fotoğraf gibi eskiyeceğiz birlikte.''
sonunda kaldığım muhite doğru gelmiştim. yorgundum, sanki bin yıldır girmediğim evim, ama yine de anahtarları elimde sıkı sıkı tutuyorum. son seksen adım. bir araba hızlıca gitti, sonra diğeri. kaldırımda bir ben, bir de dağ gibi bir adam yürüyorduk, önümde, altmış adım ilerimde. diğer araba, sağdan giden yavaş yavaş. bir korna çaldı, dağ adam korkmuş gibi adımlarını hızlandırdı hemen, kaçar gibiydi. geride bırakamayacağı bir şeyden kaçmaya çalıştığının farkındaydı. farkındaydım. araba hızlandı, dağ adam koştu, aramızdaki fark yüzelli adım. biri çıkardı kolunu, elinde silahı. vurdu, iki el. kuşlar bir hışım uçuştu. kahvenin önünde uyuyan köpek huysuzca havlamaya başladı. evime son oniki adım, kasap koştu dağ adamın yanına, lütfü abi koştu. çığlık koptu dönemecin orda. arabadaki adam beni gördü, kolu yön değiştirdi, silah bir anda bana dönmüştü. son duammış gibi, '' adım dilaver, hiç kimse dinlemezken, hiç beklenmedik bir zamanda çalınmış dünyanın en güzel şarkısını dinlemişim ve sonra kafamı duvara vurup unutmuşum gibi. neyi duysam biraz sizi hatırlatıyor. hiçbiri siz değilsiniz ama hepsi biraz sizi andırıyor. tanıştık işte, beni biliyorsunuz artık. en çok sizi, sonra kağıt oynamayı severim."
silah ateş aldı, bir buçuk saniye sonra bir sıcaklık hissettim. şuramda, göğüs kafesimin biraz solunda, evime son iki adım kala. ''bu acıyla çok önceden beri tanışıyoruz.''
''adım dilaver, çok önceden beri tanışıyoruz seninle. bu yolları birlikte yürüdük hep, ama senin bundan haberin yok. adını biliyorum, adımdan önceden beri. çok önceden beri.''
yavaş yavaş bütün vücuduma dağıldı bu sıcaklık, kollarım ağırlaştı önce. bir insan parça parça ölüyordu demek ki, kolları, sonra ayakları, gözleri. benim kalbim ağırlaşmadı, zaten ağırdı, çöküktü, çok önceden ölmüşüm ben. bu acıyla tanıştığımdan beriden.
izlenimler, madde 0: nasıl unuttum adımı.
''adım dilaver, ama bunu biliyorsun zaten. ben kendim bizzat seçtim. güzel mi? daha önce adıma ihtiyacım yoktu, sen vardın, senin adın. adınla sesleniyorlardı bana. kalabalık oluyordum, sokaklara sığamıyordum.''
çok zaman geçti unutmuşsundur belki. ben seni tanıdıktan sonra kendimi hep sana göre yetiştirdim. zamanında yeşermez diyip şu saksıya ektiğin çiçekler büyüyüp kök saldı içime. şimdilerde saksıya sığmıyor. bu sevgi, ellerimden ayaklarımdan taşıp kalabalığa karışıyor. adım dilaver, doğmadan önce seviyordum. doğdum yine seviyorum, her şeye rağmen.