21 Haziran 2017 Çarşamba

95-97. egalite

95. 31 MS 2333

''seni seviyorum.''

''ne dediğin anlaşılmıyor çok ses var.''  dedin. neden bilmem o an saçma sapan çarpık bir gülümseme yayıldı yüzüme. ne zaman seni görsem oluyordu bu zaten, ama bu defa dedim ya neden bilmem gözlerim yaşardı durup dururken, sanki anlamamanın sebebi bu gürültülü konser değilmiş de anlamak istemiyormuşsun gibi ve aynı zamanda sanki bir daha sevildiğini duymak istiyormuşsun gibi. yani hem artısı hem de eksisi vardı aynı zamanda. hangisinin hangisi olduğunu hiç anlayamadım. meselâ ortalama bir yerde birlikte bir şeyler içtiğimizde ikimizinde ayrılırken ne diyeceğini bilememesi, böyle acemiliklerimiz vardı evet, ayrı güzeldi. ne yapacağımı bilemem ben ayrılırken, bir yerden giderken. örneğin çok acayip değil mi birinden ya da bir yerden ayrılırken, giderken ''görüşürüz.'' diyorum. 

''seni seviyorum.'' dedim tekrardan.

''ne dediğin anlaşılmıyor çok ses var.'' dedin. neden bilmem o an gökyüzünü kırmızıya boyamak istedim. vızır vızır geçen arabaların sesi trenin sesine karışıyordu. ve rüzgarın sesi, insanlar. neden bu kadar kalabalıktık ki bu kadar? gözüme bir plaka takıldı, not aldım bir kağıda. sessiz sessiz gidiyordu, belki çok düşünceli bir aşık olduğu için bir aşığın halinden anlıyordu. belki de çok parası yoktu öyle gürültülü araba filan alamıyordu.

''seni seviyorum.'' dedim bir daha. duymadın, belki benim görünmezlik pelerinim vardı, belki de sesim kısıktı. 

''seni seviyorum.'' dedim. seni seviyorum ve bunu o kadar uzun süredir yapıyorum ki kalbimin ortasında bir diktatörlüğün var. 

sen hiç duymadın ve ben hep sana ''seni seviyorum.'' dedim. sokakta, havaalanında, tren istasyonunda, otobüs garında, kafede, kahvede, pastanede, barda, birahanede, evde, okulda, iş yerinde, kitapçıda, kütüphanede, yemekhanede, mezarlıkta, yurttaki odamda... 

her sabah seni seviyorum dedim. öğlen, akşam ve geceleyin. çok kızanlar oldu yaşlı teyzeler, amcalar, esnaf filan. deli derler filan dediler halbuki kendileri derler. çok sevdim, elim avucum boş kaldı, 5 katlı bir binanın köşesine oturdum yine seviyorum dedim, aşağı indim bir bankta oturdum yine dedim. çok kişi öldü sonra saymadım, çok ev yıktılar burada, çok yol yaptılar sonra bozup bir daha yaptılar. şu bankın yerini bile en az beş defa değiştirdiler. 

her şey değişiyordu, fakat benim içimde sabit duran fotoğrafın vardı. ve şu bankta oturup seni bin defa terk ettim ve bin defa koşarak geri döndüm sana. 

96. otel odası

insanın kendini bildiği tek yer otel odası bana kalırsa. valizi elinde, her an gitmeye hazır. hayatın ta kendisi!

97. kağıt ve balık

biri yürüyerek geçti dağlarını, ben bütün yokuşlarınla sana gelmeye çalışırkenyüzüne güneşi çevirdim, baharı getirmek istedim yalın ayak. ve seksen mevsim sonra anladım, perdeler kapalıysa dışarıda ne olduğunun bir önemi yok. ''bir kağıt ve bir balık ne zaman eşitlenir?'' diye sormuştu yaşlı biri zamanında, ''kim kimdir, kağıt kimdir balık kim?''. yaşadıkça anlıyor insan, kağıt benim. kağıdı leğende yüzdürmek için bile çok katlaman gerekir ama o kadar şeye rağmen denizde batar, okyanusta yıkılır yelkenleri. balık ise balıktır, yüzer yani fark etmez onun için ne olduğu. kağıttım ben, o kadar katlandım ama bir yere kadar gelebildim işte, sonrasına gücüm yok.