19 Haziran 2017 Pazartesi

94. tek kişilik ordu

bundan böyle bir dağ gibi bekleyeceğim.

''bundan böyle, böyle.'' diye düşündüm. ''hareket etmeyeceğim. olacağı varsa olur, öleceği varsa ölür. elimden bir şey gelmiyor, güçsüzüm işte acizim. tırnaklarımla kazdığım gere gömülüyorum. üstesinden gelemediğim şeylerin altında kalıyorum.''

bunları babamı hastaneye kaldırdıkları gün, yaklaşık kırkbeş dakika süren yol boyunca düşündüm. kendimi meşgul etmem gerekiyordu yoksa ağlardım, düşünmemek için saçma sapan ne varsa düşündüm. bir sigara içtim, kalıncak bir küfür savurdum, saate baktım, saate baktım. ön koltuk biraz dardı. habire eğilip bükülüyordum. sonunda araba durdu, babamı hastaneye geçirdiler. evraklar kontrol edildi, ameliyata alındı. ameliyat altı saat sürdü, tek başıma o büyükçe koridorda, hüznün duvarlarını yıkmaya çalıştım. elime bir taş alıp fırlatmak istedim fakat güçsüzdüm. tavanı parçalayıp göğü izlemek istedim, ama yapamadım. ''canım çok yandı, ne zaman geçer acaba. neyse. '' diye düşümdü. derin bir iç çektim. 

soğuk demir, yarısı sünger bordo hastane koltuğunda oturmaktan kıçım dümdüz olmuştu. yirmibeş metrelik koridorda bir aşağı bir yukarı yürümeye başladım. ''acaba, burdan çıkarken ne yapsam?'' dedim. kahveye mi gitsem, yoksa biraz yürüsem miydi? aklıma babamla ilgili kötü hiçbir düşünceyi getirmiyordum. ayaklarım yoruldu, oturdum biraz ovaladım ve yine beklemeye başladım. beyaz kalebodurdan ışık yansıyordu. insanı yıkacak olaylar olur, kimisi hafif sıyrıklarla yırtar kimisi de yırtılır. ben hangisi olduğumu düşünedurayım, ne hissettiğimi bile tam olarak bilmiyordum. kafamdaki beşyüz tane sorudan her gün beş tanesini çözmeye kalksam ve her gün yeni 3 tane sorun eklense önümüzdeki ikiyüzelli gün sadece oturup düşünmem gerekecekti. hepsini bir kenara sıkıştırmaya çalıştım bende, düşünmemeye. 

avcumun içinden başımı kaldırdım. bir temizlikçi yerleri temizliyordu, bütün her yer bitmiş de koca koridorda temizlenecek bir tek benim ayaklarımın altı kalmış gibi paspasla ayaklarıma vurup çekmemi söylüyordu. ayaklarımı karnıma doğru çektim, beklemeye başladım. 

''ayaklarını indirebilirsin artık, bitti işim.'' dedi soluk mavi önlüklü temizlikçi.

cevap vermedim. hayır ayaklarımı aşağı indirmek istemiyordum. bir nevi kapılarımı kapatmış gibi hissediyordum. ben kötü olaylar karşısında hep kendimi ufaltıp ufaltıp yok olmak isterim, bir armadillonun zırhı gibi ayaklarımı içeri çekip başımı dizlerimin üstüne koyardım. dayanmak böyle daha kolay oluyordu. temizlikçi benimle daha fazla uğraşmak istemedi sanırım ayağındaki terlikleri şap şap diye yere vura vura gitti. kimse ses çıkarmadı, sadece açılıp kapanan otomatik kapının sesi vardı. tıııınnnnn, vşıııppp... vşıııppp... sonra tekrar. 

bir ara karınca gördüm. peşine takıldım onun, sağa sola döne döne döne yürüdü. farklı bir karıncanın yanına gitti. birbirlerine çarpıştılar, sonra ayrıldılar yoluna devam ettiler. tıpkı insanlar gibi, ben sadece bunun 4. evresini yani yoluna devam etme bölümünü yapamıyordum. çünkü yolun neresine gitsem, hangi köşesinden dönsem yine o karıncaya çıkıyordu. uzaklaşamıyordum, sanki belli çaptaki bir dairenin içinde dönebiliyormuşum ama daha fazla ilerleyemiyormuşum gibi hep oradaydım. belli mesafe uzağında ve hep belli mesafe uzağında. ameliyathanenin kapısı açıldı, babam ayakta çıktı oradan. basit bir yağ bezesi sinirlere baskı mı ne yapıyormuş, ''yeniden doğmuş gibi oldunuz.'' dedi doktor. hassiktir ordan, basit bir bezeymiş zaten dedim. yani düşündüm, böyle desem babamdan okkalı bir dayak yerdim.