ona bakmak acı veriyordu. bunu bir kafede otururken çocuk yaşta bir garsondan sade kahve isterken fark ettim. ona bakmak acı veriyordu, ve inanılmaz güzel gülüyordu. çocuk ''ne istersiniz?'' diye sorduğunda aceleyle ikisadekahve anlamına gelecek birkaç şey söyledim. saat ikiye geliyordu ve kafe giderek kalabalıklaşmaya başlamıştı. burasının yeni açıldığı belliydi, dışarıda daha ambalajı üstünde üç beş tane ahşap renkli sandalye, iki masa, duvarda eğik bir tablo... van gogh bu kadar eğik durmak istemiş midir acaba diye düşünmeden edemedim. sonra masanın üstünde ellerini nereye koyacağını bilemeyen bir yarıtanrı gibi duran z. vardı. saçları omzundan aşağı bir nehir gibi dökülüyordu, boynunda incecik bir kolye, parmaklarının arasında titrek bir sigara dumanı... hiç yağmur yağmayan bir şehire yağmur yağdırabilmiştik. kahvenin gelmesi ne kadar uzun sürdü, ben bu kadar şeyi düşenecek zamanı nerden bulabildim? karşımda duruyordu, ve öylece karşımda durmaya devam ederse kalkıp sarılacaktım. uzunca sessizlik olmuştu, ve daha konuşmamıştık bile. kafeye girdiğimizden beri sadece garson çocuk siparişi alırken bir kaç kelime edilmişti ve onu da ben söylemiştim. z.'nin kahvesini nasıl içtiğini adım gibi biliyordum ve bunu ne kadar iyi bildiğimi göstermek istercesine iki saniyede cevabı vermiştim. hâlâ susuyorduk, böyle devam ederse gün sonuna kadar sadece kahve içmiş ve karşı karşıya oturmuş olacaktık. bir kaç başarısız konuşma denemesinden sonra ''kahveler..'' dedi çocuk. kahvelerin yanına da bir şişe su ve biraz da çikolata konuldu. yavaş yavaş içtim kahvemi. sadece daha uzun süre bakmak istiyordum z.'ye. sadece daha uzun süre görmek, kolyenin pozisyonunu kafama kazımak, saçlarının dağınıklığının ne kadar güzel olduğunu otuzyıl sonra da hatırlayabilmek istiyorum. daha da yavaş içtim. hâlâ tek kelime etmedik. benim aklımdan bu kadar şey geçerken, kendisi ne yapıyordu acaba, ne düşünüyordu? bunun hakkında hiçbir fikrim yoktu ama orada öylece dururken bile dünyayı değiştirmeye gücünün yeteceğini bilmiyordu. güzel olduğunu bilmeden güzel duranı seviyordum ve z. bunun tam karşılığıydı. ona bakmak acı veriyordu, çünkü bunun bir sürekliliği yoktu. dışarıdaki insanlarla yirmidörtsaat yan yana olmak zorundaydım fakat z.'yi görebilmek için üç dolmuş, bir tren, dört otobüs, on köprü ve iki şehir değiştirmem gerekiyordu. her gün onunla yolda, kafede, kaldırımda, sıralarda, koridorlarda ve daha bir sürü yerde karşılaşabilen insanlar vardı ama ben onlardan biri değildim. ve onlardan hiçbiri onun ne denli büyük bir mucize olduğunu anlamayacaklar. burada, yamuk van gogh tablolu kafede, hâlâ hiç konuşmamışken kahvelerimizi bitirdik. hesabı ödedim.
''olur mu öyle şey, hesabı ödedim ne?'' dedi z.
duraksadım, ben hangi kelime ile konuşmaya başlasam diye düşünürken bir anda konuşmuş olduk.
''ne olacak altı üstü iki kahve.'' dedim. bir şeyler daha söylemem gerektiğini yoksa kendi kendine başlayan konuşmayı bir anda bıçak gibi kesmiş olacağımı fark ettim, ''nasılsın, neler yapıyorsun? uzun zamandır konuşamadık.'' diye geveledim hızlıca.
''hiç. fakülteye gidiyorum. bir kaç arkadaş edindim. sen nasılsın?''
''bıraktığın gibi.''
''nasıl yani, dört yıldır neler oldu meselâ, ne yaptın?''
''fakülteye devam ediyorum. hani sana bir kitap vermiştim ya, dört yıl önce. çocuk, kız ve dede vardı. kitabın sonunda çocuğun dedesi ölüyordu, kız da gidiyordu. sonumuz umarım böyle olmaz demiştim... hatırladın mı?'' dedim. duraksadı, bir an bütün o geçen dört yıl gözlerinin önünden aktı, yüzünün rengi değişti, hafif somurttu biraz güldü. sonun da çok önemli bir şeyi bulmuş gibi ''evet!'' dedi. ''hatırladım!''
''evet, o kitabı sana verirken çok düşündüm. bazı şeyleri insan izah edemez ama gerçekleşecek gibi hisseder ya, aynen öyleydi o kitap benim için. sen gittikten sonra dedem öldü benim. annem çok ağladı, babam anneme hep destek olmaya çalıştı. ben tek başıma dayanmaya çalıştım, ve o kitabın sonunun gerçek olduğunu o zaman hissettim. elimden bir şey gelmedi z. insanın elinden bir şey gelmemesi de ölmek sayılmaz mı ha?''
sustu, gözleri doldu. ''özür dilerim'' dedi. kalktı masadan, elini yüzünü yıkadı. ben hâlâ duvardaki eğik van gogh'a bakıyordum. bir anda bir şeyler duydum,
''bak, gördün mü?'' dedi. az önce gerçekten o soluk mavi renki duvardaki eğikvangogh mu konuştu.
''evet, ben konuşuyorum. ağlattın z.'yi işte. senin diğer insanlardan ne farkın kaldı ibrahim? sen de insanlara dokunmayı bilmiyorsun. hafifçe dokunmak isterken şiddetle kırıyorsun.''
ne diyeceğimi bilemedim. hem kafede bunca insan varken eğikvangogh'la konuşmak delilik kanıtı olarak gerektiği zaman savcılığa gösterilebilirdi. eğikvangogh'un söylediklerini düşünerek bekledim. z. geldi. içindeki ağlamaiçgüdüsünü bastırmak istercesine buruk bir gülümseme takındı yüzüne. sustuk, kahvelerimizin bitmesine ve yeni bir sipariş vermememize bağlı kasada oturan bize kızgın gözlerle bakıyordu. toparlandık, basık dar bir kapıdan ve aynı onun gibi basık dar bir yoldan kaldırıma çıktık. yağmur yağıyordu ve z.'nin gözlerini görmekte zorlanıyordum. geri geri yürümek istedim çünkü eğer geri adımlarla yürüyüp düşmemeyi başarırsam z.'nin gözlerine tren istasyonuna kadar bakabilecektim. bir iki denememde düşecek gibi olunca bıraktım. yine uzun bir sessizlik olmuştu, hayır bu sessizliklerde güzeldi ama olsun. onun sesini duymak istiyordum, klasik konuşmayı yeni öğrenen yirmi yaşında bir insan gibi hafif öksürdüm, sesimi düzelttim.
''z.?''
''hı-??''
''birlikte yürüdüğümüz bu iki adımlık sokakta dünyayı dolaştım ben.'' dedim.