14 Mayıs 2017 Pazar

34. boş bir sandalye ile yalnız insan benzerliği

komşular benden şikayetçi oldu. evden bağırışmalar geliyormuş. polis arama yaptı bütün gece evde. iki paket sigarayla biraz bozukluk bir de lastik toka buldular. bense boş bir sandalye bulup oturmuştum bile. ''kaç kişi kalıyorsunuz burda?'' diye sordu bana. 

''bir.'' dedim. "yalnızım."

''lan oğlum o kadar komşu neden şikayet etti seni o zaman?''

''bilmem abi, kendilerine sor.''

iyicenine küfür savurdu bana. çıktı gitti sonra zaten. ''it oğlu itler.'' dedim. canım sigara çekmişti, ama onu da alıp götürdüler hepsiyle birlikte.

bir kadınla konuşmuştum bir iki gün önce. sözleşmiştik bugün görüşecektik. kafamız uyuşuyordu. dedemin mezarına götürmüştüm. bir bira içmiştik, bir de şu aptal denize iki taş atmıştık. kitap okurdu, dostoyevski filan bilirdi yani. erguvan ağaçlarını sevmezdi, dünyaya göre fazla renkliymiş. 

sigaradan rahatsız olabileceğini düşünmüş ve sigara içmemiştim onun yanında. bir sonraki gün onu görmeden önce parfüm filan sıktım güzel olur dedim, hem sigara kokusu da gider. bir yere geçtik oturduk, pek konuşmadık belki kafamız ayık diyedir. sonra ''sigara içer misin?'' dedi. bir dal içtim orda. parfüm kokusuna sigara kokusu girdi, leş gibi bir şey oldu. zaten hep böyle oluyordu, ne zaman güzel bir şey yapmak istesem hemen oracıkta olaylar daha kötüye giderdi. boka sarardı. konuştuk saati belirledik. öpmedim ayılırken. bugün öpecektim.

bir kahvede beklemeye başladım. yolu gören bir yerde oturdum, geçen dolmuşları saymaya başladım. beş, altı... yan masada kağıt oynayanlardan biri ''sen muhasebeci misin?'' dedi.

''hayır değilim. yaşadığımı kanıtlamak için sayıyorum, yerimde saymadığımı herkese göstermek için. bak bugün oniki sigara, iki çay, altı bira içtim. dört kere de iç çekiş. yaşıyorum işte. altıbinüçyüz kere nefes aldım uyandığımdan beri. ağzımda da hava aldıkça sızlayan bir diş var.''

adam deli olduğumu zanneti ki önüne döndü hemen. oysa sadece anlaşılmak istiyordum, anlamadılar.
otuzaltı, otuzyedi...
o gün kimse dolmuştan inmedi. yanıma gelmedi. yan masa kağıtçılarından biri arkadaşını hile yaptığı için vurdu. komşu saif abi karısıyla tartışırken aşağı düştü iki elini kırdı. o ibne dolmuşçulardan birinin arabası takla attı.

diğer gün de bekledim aynı yerde. kahve bomboştu, onu ilk gördüğüm yere gittim. erguvan ağaçlarını kesmişler. ''orospu çocukları.'' dedim, güzel ağaçlardı. ölmeyi haketmiyorlardı. kesik gövdelere bakışımdan olacak, bir çocuk fırladı kenardan bir şeyler söyledi.

"çok yaşlı olduklari için kesmişler abi." dedi.

"nerden anlamışlar?"

"kesince, kesince görmüşler çok yaşlıymış."

siktir lan. insanoğlu hep aynıdır, önce kırar sonra kendini haklı çıkarmak için sebep arar. oysa sadece sessizce otursa ve gözlerimin içine baksa ben affederdim zaten. 

bira içtiğimiz yerde kırık iki şişe bira buldum. biriyle elimi kestim istemeden. dedemin mezarına gittim. koca koca çam ağaçlarını ne zaman görsem içim titrerdi. küçükken hep bu çam ağaçları güneşi kapatıyor diye dedemin geri uyanmadığını zannederdim. ağız dolusu söverdim çam ağaçlarına o zamandan.

dedemle ben adaştık, mezarına bakınca kendi adımı soyadımı okurdum. ölüm tarihi. doğum tarihi. dostoyevski okudum mezarın başında. yeraltından notlar. ne kadar anlamlı! 

sonra onu gördüm ileride. elinin tersiyle gözündeki yaşı sildi. ''ne var?'' dedi.

''bekledim seni işte. hani görüşecektik?''

''beni çok geç buldun. tahminimden geç, umduğumdan erken.''

''aramamı mı istiyordun?''

''vuracaktım kendimi.''

''iyi ki erken gelmişim o zaman.''

''hayır, erken gelmedin. ben tetiği çektim. silah tutukluk yaptı. ne kadar klişe değil mi? geç kaldın, beni sen öldürdün! oysa kurtarabilirdin.''

gitti, dönüp arkasına bakar dedim. bakmadı. iki gün sonra da ben kafama sıktım, silah tutukluk yaptı. ama o gelmedi, geç ya da erken. gelmedi. boş bir sandalyeye oturdum. kimse yoktu yanımda. boş bir sandalyeye dönüştüm

sonra komşunun biri şikayetçi oldu, sandalyeden bağırışmalar geliyormuş. akıl hastanesine götürdüler onu da.