2 Nisan 2017 Pazar

28. öylesine geçiyordum dünyadan

buralara yabancıyım ben
zaten öylesine geçiyordum dünyadan
gelmişken dedim
gelmişken şu çiçeklere biraz su vereyim

yeryüzünün bütün sularını yıkadım 
yıkandım, yıkandım gitmedi üstüme sinen kokun
saçlarının arasında kayboldu zaman
elimi tut dedim
elimi tut da serçe parmağım kanatlanıp uçsun 

her gün bir yerden 
başka bir yere taşınıyorum
allah'ım artık izin ver de yere çakılayım
bir kadının en tepesinden
düşüyorum, düşüyorum, düşüyorum...

servet içeride oturmuş yeşil bir gömleğin içinde
yeşil bir gömleğin içinde intiharlar planlıyor
kalktım ruhumun balkonunu yıkadım 
yıkadım, yıkadım gitmedi bu ölüm korkusu
anladım temiz su yürümüyor artık karanfillerin gövdesinde

kırk yıllık kar yağmış hücrelerime,
bir şeyi kırk kere düşünürsen olur dediler
ben seni aklımdan çıkarmadım 
olmadı.

dedim belki de şu radyoyu kapatsam 
biter bu durmadan dönüp duran şarkı
radyoyu kapattım, ama şarkı
durmadı, durmadı, durmadı...

içimden bir şiir okudum
sen de anlamışsın sayıyorum,
sayıyorum yoksa bütün bekleyişlerim anlamını yitirecek
dedim ya şarkı devam etti
servet bir boşluk bulup atladı
ben öylece
bekledim, bekledim, bekledim...

ağzımı açsam iki ölü çıkar bir de yaralı 
ağzımı açtım, ağzımı açtım kimseler ölmedi 
sana dokunabilsem bir ağacın suya dokunuşu gibi
ve toprağına sarıldığı gibi sarılırdım.
bir apartmanın beşinci katında papatyalar yetiştirdim
servetin fotoğrafını koydum masama

servet demişti, "mutluluk da gömlek gibi. zaman geçtikçe küçülüyor."
değilmiş işte biz büyüyoruz. yoksa şekerler aynı şekerler, cumartesi hâlâ çıkıyor çizgi filmler.

dedim kırk kere gelsem şu dünyaya
kırkında da ölürdü servet
ve ben kırkında da sana çarpıp kırılırdım.