buralara yabancıyım ben
zaten öylesine geçiyordum dünyadan
gelmişken dedim
gelmişken şu çiçeklere biraz su vereyim
yeryüzünün bütün sularını yıkadım
yıkandım, yıkandım gitmedi üstüme sinen kokun
saçlarının arasında kayboldu zaman
elimi tut dedim
elimi tut da serçe parmağım kanatlanıp uçsun
her gün bir yerden
başka bir yere taşınıyorum
allah'ım artık izin ver de yere çakılayım
bir kadının en tepesinden—
düşüyorum, düşüyorum, düşüyorum...
servet içeride oturmuş yeşil bir gömleğin içinde
yeşil bir gömleğin içinde intiharlar planlıyor
kalktım ruhumun balkonunu yıkadım
yıkadım, yıkadım gitmedi bu ölüm korkusu
anladım temiz su yürümüyor artık karanfillerin gövdesinde
kırk yıllık kar yağmış hücrelerime,
bir şeyi kırk kere düşünürsen olur dediler
ben seni aklımdan çıkarmadım
olmadı.
olmadı.
dedim belki de şu radyoyu kapatsam
biter bu durmadan dönüp duran şarkı
radyoyu kapattım, ama şarkı—
durmadı, durmadı, durmadı...
durmadı, durmadı, durmadı...
içimden bir şiir okudum
sen de anlamışsın sayıyorum,
sayıyorum yoksa bütün bekleyişlerim anlamını yitirecek
dedim ya şarkı devam etti
servet bir boşluk bulup atladı
ben öylece—
bekledim, bekledim, bekledim...
ağzımı açsam iki ölü çıkar bir de yaralı
ağzımı açtım, ağzımı açtım kimseler ölmedi
sana dokunabilsem bir ağacın suya dokunuşu gibi
ve toprağına sarıldığı gibi sarılırdım.
sana dokunabilsem bir ağacın suya dokunuşu gibi
ve toprağına sarıldığı gibi sarılırdım.
bir apartmanın beşinci katında papatyalar yetiştirdim
servetin fotoğrafını koydum masama
servet demişti, "mutluluk da gömlek gibi. zaman geçtikçe küçülüyor."
değilmiş işte biz büyüyoruz. yoksa şekerler aynı şekerler, cumartesi hâlâ çıkıyor çizgi filmler.
servet demişti, "mutluluk da gömlek gibi. zaman geçtikçe küçülüyor."
değilmiş işte biz büyüyoruz. yoksa şekerler aynı şekerler, cumartesi hâlâ çıkıyor çizgi filmler.
dedim kırk kere gelsem şu dünyaya
kırkında da ölürdü servet
ve ben kırkında da sana çarpıp kırılırdım.